7 Nisan 2018 Cumartesi

Cesaret

Ayırmadın. Bir kaç saat bile. Fırsat vermedin hem bana hem kendine. Var ya ne alev alırdık, itfaiye ambulans buldozer hak getire. Üslubum kenar mahalle ağzına kayarken, ağzıma vurmak elzem. Ağzıma yüzüme vur ki olanları, edep haya öğreneyim. Doğru düzgün durmayı, nerde nasıl davranacağımı öğreneyim. Ama sen umarsızsın, e ağzını yüzü hepten bozuk bir yaprak ne yapsın? Hakikaten düşündüm “yaprak ne yapsak?”
İşte böyle böyle kaleme düştüm. Geceleri saçma sapan vakitlerde kapısına dayandığım, eline beline davrandığım, Katolik nişanıyla bağlandığım eski eşim sanki yazdığım. Yazdığım benden, yazdığım senden, yazdığım içten… Güzelliğini gizlemeyeceğim artık kelimelerimin. Tesettüre dahil değil yazmalarım, kelimelerim de büyük oranda caiz. Fetvayı verecek kadar üstat bir yazara denk geldim çocuk yaşta, onu da bu sene kaybettim sorma. Kayıplarımı saymıyorum artık. Annem yufka yaparken kaç oldu diye asla saymaz, bereketi kaçarmış. Bereket, seni zaten elimden kaçırdım. Ondan da saymıyorum artık belki seni.
Yok kelime öyle geldi diye seni elden kaçırmak falan. Gözden kaçırdığın, elden çıkardığım. Sıkı bir pazarlıktı, elimi nasıl morarttılar sıkarken bir gör. Bir kaç uykusuz gece, bir süre başka şey düşünememe, bi kaç adama yüz vermeme, bi kaç kahve, bi kaçtan fazla metine karşılık; kilo aldım, fıçı oldum, odağı hepten kaybettim, bi kaç günaha girdim, seni verdim. Salıverdim, yukarı doğru. Bende fizik her türlü yok, hesabı iyi yapmadıysam tut ucundan. Alçıpanlara sprey boya ile çizim yapma üzerine bir projemiz var. Yakında göreceksiniz, bence eğitime de geleceksiniz. Çünkü neden fırsatı kaçırasın?
Ben asıl ne anlattığımın farkındayım, sen ne dediğimi anlıyor musun? Ağzımdan çıkanı ikimizin de kulağı duydu da, konuşmalar senin kafanda. Bu kadar sırla yaşamaya ne gerek var be adam derler adama. Dökül bana. Herkes bana dökülür, büyük okyanus gibiyim. İnan rahatlarsın. Kaç tane ruhsal mastürbasyona ev sahipliği yaptım bir bilsen.  
İkinci kısım daha uzun değil. Meselenin başına döneceğim çünkü. Bi kaç saat bile ayırmadın. İmkan vermedin bana. Vakit geçtikçe yaş alırım sandın, yaşlandıkça unuturum gibi geldi sana. Güçlendim oysa ben; otuzunda kadın gibiyim. En güçlü kadın hali gibiyim evet. Bana imkan vermeye cesaret edemedin doğrucası. Mülakattan yüksek notla geçeceğime emindin içinden. Hakkın var, geçerdim içinden. Senden bir şeyler çalar, ardımdan uzun zaman baktırırdım. Yaralarını sarar, daha derinlerini açardım. Sana iyi gelmeyeyim isteyen sen, “ne iyi geliyorsun”la başlar, “niye gelmiyorsun”la bitirirdin. Bana imkan verseydin ben bunu suistimal ederdim. Sen sanıyor musun ki, uysal olurum, hanım olurum, ben olurum. Benden daha sert, benden daha fevri ne varsa öyle davranırdım sana. Ne kızardın bana! Kızardın ama alışırdın da. Boynundan sokulur, şah damarın yoluyla girerdim kanına. Hoşuna giderdim, içine dokunurdum ama daha fazla sinirine dokunurdum.
Bana o bir fırsatı vermedin ya, kızamıyorum sana. Senle ilgili tahminlerinden kıyamıyorum da hem. Ne olmuş içimdeysen? Bi karşılık almam mı gerek illa senden? Bana ayırmadığın bir kaç saat neyse, ben bir gün bekledim aslında. Baştan sona bir gün. Sonra tanışmamış gibi biterdi. Bazen böyle vakitleri insan merak ediyor, biriyle sadece bir gün geçirseydim sonu nasıl olurdu diyor. Bense üstten bakınca cesaretsizliğimi görüyorum. Bana aylar sonra yazılı bir laf etmiştin, cesaret edememeye tekabül eden. Bende cesaret edemedim,
Sana

1 Nisan 2018 Pazar

yazamayacağım bir başlığa sahip metin

lejyoner hastalığı ve kafkas kemençe ile ilgili hazırlamam gereken iki metin varken, başka türlü yazmalar çeliyor aklımı. şu an olduğu gibi bir çok an var, kalemin hilelerine kandığım. sonra uyuyakaldığım… yarının işi yarından sonraya kalınca, tüketilen son kullanma tarihi tavsiye edileni aşıyor. bana büyük ayakkabılar giymiş halde geziniyorum; sahile uzak, bozkıra çalan, sınıra yakın topraklarda. spor bir ayakkabı olsa ayağımdaki bisiklete binerim, en iyi bildiğim kaçma şeklim; postal olsa ayağımda cenk ederim, hem kılıçta hem zırhta cevvalim; kırmızı ve yüksek topuklu bir ayakkabı var ayağımda, şımarık halim, yırtık üstüm başımla nasıl tango yapayım, altın varaklı işlemeleri olan salonlarınızda? ben düz yürümeyi bilmediğim gibi bilmiyorum bu şehri.
siyah gecelerinde kaybolurum ben bu adamın. sokaklarından şakaklarına çıkar çıkışlarım. çıkmaza girerim, çıkamam sakallarından; çıkmayan sakallarından bile. gözetlediğim kuytular nöbetlerime göz göz olur, gözlerinin değdiği yerden; şehrin derinine uzanır yabanlığım. gözleri gözlerimi bulunca gece ışıldayan fenerlere döner, caddelerdeki irili ufaklı evler. saçları kısa sürer, tekrar tekrar gezinmek isterim, sıkça yolum ona düşer. siyah geceler saçından kaşına, kaşından kirpiğine sürerken, sayfanın soluna yakın yerde duran ay gibi, dişleri karşılar bıyık altından beni, dolunay gibi. son bulan gecenin ardından tan yeri kızıllığında dudaklarını izlerim gün aydınlanana. boynu su olur, dökülüp bulduğu yol denize benzer; köprücüklerinden omzuna, oradan hasret olduğum izmir’e değer. ve sadece portresinde aldığım yol, uzun boyu boyunca alınacak tüm yaralara, şehrinin tüm yolsuzluklarına değer.
bana vaad edilen yol yok, “gel” denilen kent yok. ama orda bir yerde varsın. uzaktan şehri izlemekten başka imkanı olmayan biri ne yapsın? yalın ayak geldim ben, bir uçtan bir uca, senin derdinden. elinden bir yudum su içmek olsa sonum, sonu gelmez susuzluğumun. bazı denizin, bilmediğin yerde girdabı olur; sen de beni sana çekecek gibisin, belli mi olur? boğulur muyum, su olur muyum, sana karışır mıyım, küçük kara balıktan farkım olur mu diye devam ediyor sorular. devam etsin istediğimse kahve fincanları aslında, yüzükler sonra, konuşmalar en fazla.
bu kadar diyeceğim, gerisini kadere emanet ettim. emanetimi kedere versen, ihanet olmaz ama, kedere de verme beni hinayet şey seni. ateşe ver mesela, hem beni hem kendini. belki yanmak acıtmaz, yaram da yaram diye azıtmazsak. söndür ya da beni, içine çektiğin son nefesle işinin bittiği biçare bir izmarit misali. bas üstüme. bas ama duman olup dokunayım ciğerine. bulaşayım üstüne, kıyafetine. kadere emanet ettim seni, söz gelimi. bekliyorum. sözün geleceği yeri.

19 Kasım 2016 Cumartesi

kara gün


sakinleşmeden bir şeyler yazacak olsaydım gerçekten ağzımı bozacaktım ve bunu beni bilenler iyi bilir. nefretim bitmedi akşam boyunca, bi uyku hapı salladım bende ve uyku sersemi bir halde yazıyorum şu an. dün Türkiye'de yaşamak istemediğime kesin olarak karar verdim ama nereye gidersem gideyim hiç bi şeyin düzelmeyeceği de ortada. kaçmayacak, savaşacak insanlar lazım ama sistem inanılmaz bir manipülatör. bir uğraş verdiğini sanan insanların, labirentte olduğunu görmek acıtıyor.
ne anlatmaya mı çalışıyorum? şimdi bi hayal kurmanızı istiyorum. kızım seni almışlar, bağlamışlar... vuruyorlar bir yandan çırpındıkça. seni zorla öpüyorlar, salyalarını akıtıyorlar ve bu yüzüne akıyor. vücudunu,  vücuduna bastırıyor baban yaşındaki bir adam. kokan nefesi teninde hatta ağzının içinde, ter kokusu senin vücuduna bulaşmış halde. belki kas koordinasyonunu anlık bozan bi ilaç verdiler, o bunları yaparken hareket edemiyorsun bile. sana bakarkenki hastalıklı halini dehşetle izlemekten başka bir şey yapamıyorsun. seni soyuyor sonra... göğsüne bacaklarına dokunulduğunu düşün. ama gerçekten hisset bunu; üstünde hızlı hızlı nefes alan, senin ondan kaçamayacağın kadar güçlü olan biri var ve az sonra onunla göz yaşları eşliğinde tek vücut olacaksın. o an zorlanmakta olan vücudunun nasıl acıyacağını düşün, nasıl yalvarmaya çalıştığını ama canının acısından konuşamadığını...
şimdi sen düşün oğlum, ayakların yere değer halde yüz üstü bir masaya yatırmışlar seni. arkanda ayakta bir adam var. kalçalarına dokunuyor. bu dokunuşun seni ne kadar rahatsız ettiğini hisset. seni de bağlamışlar yada belki o kadar dövmüşler ki kıpırdayamıyorsun. iyi düşün, bi göğüs kafesi kemiğinin kırılacağı kadar dayak yediğini düşün. pantolonunu çıkarıyorlar sonra... adam senin vüduduna giriyor, vücudunu senden ayırmadan arkasında bulunan koltuğa oturuyor, haliyle sen de onun kucağına oturuyorsun. elinde boynuna dayadığı bi bıçak var belki ve sen ölmemek için tahammül ediyorsun buna. bi erkek olarak seni nasıl incittiklerini, kendini ne kadar kötü hissettiğini düşün. bu arada senin canın bir kadından daha çok acıyor olmalı, çünkü fizyolojin vücuduna girilmesi amacı güdülmeden tasarlanmış. bu sadece bir tahmin gerçi, ruhani boyuttaki acılarınızaysa sözüm yok. herkesin acısı kendine...
efendi gibi anlattığım bu durumlara "tecavüz" adı verilir. eğer okumakta zorlandıysanız bi de liseye ilk geldiğiniz günü düşünün, ne kadar çocuk olduğunuzu, masumiyetinizi... 15 yaşınızı evet. siz şu an için bir hayal kurdunuz ama bi de o yaşı düşünün, hala çizgi film izliyor olduğunuzu, akşam babanızla satranç oynarken mızıkçılık yaptığınızı, yatağınızı hala kendinizin toplamadığını... belki daha yeni regl olmuş ile olabilirsiniz, annenizin sizi rahatlattığı o zamanları düşünün.  9 yaşınıza ya da 5 yaşınıza da inelim mi? kalsın, kalsın ki konuşacaklarıma odaklanacak dirayetiniz olsun. ama size az önce tecavüz edildi, bizzat ettim; bunu unutmadan okumaya devam edin.
seneler sonra evlendiniz mesela. o ilk geceyi düşünün kız ve erkek arkadaşlarım. göz yaşlarına boğulacağınız  o anları... eşinizin size sarılıp anlayışla "geçti" dediğini, "ben varım" dediğini.. şimdi de o eşin tecavüzcünüz olduğunu hayal edin. az önce size sarılan o şefkati kolların kamçı gibi diken gibi geldiğini, ondan sıyrılıp kaçtığınızı... ne kadar mı kaçtınız? ben mimarım, standart yatak odaları genelde 10 metrekareyi aşmaz. yani en fazla üç buçuk metre kaçıp elbise dolabına çarptınız. sahi, kaç gece sürecek kaçışınız?
müptelası olduğum bir yazar, piskotik bir metninde "...ruhlarınız profesyonel bir tecavüze uğramıştır artık.." diyor. tecavüz; bir kaç (!) beden aracılığıyla ruhlara, toplumlara edildi harbiden de. yapılan bu, algı operasyonu minvalinde durumlar söz konusu. tecavüzlere alıştırdılar %95 i müslüman olan toplumu.. bunu dedim çünkü tecavüz günah diye biliyorum.
bazı yerlerde "size yapıldığını düşünün, çocuğunuza, eşinize, annenize..." gibi uzayan laflar işittim. ben tecavüze uğramış biri değilim ve bunu daha önce düşünmemiştim, gerek de görmemiştim. çünkü eğer başıma gelme olasılığı yoksa üzülmeyecek miyim sanki? tanımadığım biri tecavüze uğrayınca "bana ne?" mi diyeceğim? ha yakınım, ha uzağım; insan insandır benim sözlüğümde. ama sonradan fark ettim ki siz tam da o empati laflarının edildiği kişilersiniz. duyarlı olabilmeniz için başınıza gelmesi gerekiyor. acı çekmeden anlayamazsınız.
bu arada sonra "tecavüz uğrasam ne yaparım?" diye sordum kendime. yanıt çok hızlı geldi, sizi bilmem de ben intihar ederim. kesinlikle yaparım bunu, çünkü güçlü ve iradeli bir insan da olsam kendi sınırlarımı biliyorum ve bu benim aşamayacağım bir durum. bazılarınız "iyi de farklı karakter de insanlar var üstesinden gelinir" falan diyecek belki; kötü niyet gütmeden, sadece pisikolojiye hakim olmanın bilimsel verileri ve kaygısıyla. sosyolojik olarak cevaplıyorum bende, ne kadar farklı olsan da - ki mesela ben anormalin önde gideniyim- toplumsal ortak paydalar var ve bu döngüden kaçamıyorsun. hadi itiraf edelim, insan sosyal bir canlı (kendi insanlarını bulamamaktan ötürü yalnızlığı seçen insanlar şu an konu dışında) ve belli şeylerin yaratabileceği psikotravmaların izlerinin silinmeyeceği muhakkak. bu güçsüz olmak değil insan olmaktan kaynaklı.
demişler ki kimse isteği olmadan evlenmeyecek, en şahane küfürlerimi arzınıza sunarım. ailelerin çocuklarını zorla evlendirmesi meselesini çözmediğiniz gibi meşrulaştırıyor olmayı böyle paketleyemezsiniz. 17 yaşında muhatap alıp bankamatik kartı bile şahsı adına verilmiyor çocuklara, tutmuş evlensin mi diyorsunuz? aile baskısı, devlet izni ve kendi rızası adı altında?? bi siktirin gidin.
Şimdiki aklım olsa iktisat okur, insanların eşitliği için çabalardım diyorum bazen; bazen de şu yeni yasa türevinde haber duyup, herkesten her şeyden nefret ediyorum. ama işte çelik gibi sinirleri olmalı insanın... afrikadaki kadın sünnetlerine, kerkük'te yaşananlara, çinlilerin uygurlara yaptıklarına, çeçen dirinişçilere yapılanlara, kırım tatarlarının haline, afrikadaki insanarın açlıktan ölmesine... bunların hepsine dur deme gayretine sahip olacak insan ama dediğim gibi sistem müthiş bir manipülatör ve hep kasa kazanır.

sonuçlandırmam gerekirse, tecavüz ağır bir şey. 

19 Ağustos 2016 Cuma

yazmadı demesinler

yazayım mı? peki yazıyorum, bu gün iş yerinde son günüm. paramı bile ödediler de daha mesai bitmedi işte. peki bir insan iş yerinde son günün bitmesini neden istemez? işi çok mu seviyorum sanki, seviyorum yine de... neyse. bu gün cuma, çarşamba günü müthiş bir rastlantı eseri izmirli beyle yolda denk geldik yine. bu sefer başka yerde denk geldik ya neyse. otobüsten inmiş, dalgın dalgın yürürken gördüm onu ve bana gülümseyişini. e bu gün bu şehirdeki son günüm olduğuna göre onla bi daha rastlaşamayacak olma sıkıntısı denebilir buna. yazasım da kalmadı, tabi tüm mesele izmirli değil. bu yerden gitmek ağır gelecek... neyse bu da izmirli hikayesinin sonu olsun.

11 Ağustos 2016 Perşembe

yine yeni yeniden

arkadaşım olan beyle konuşmaz olduk. bi  tık canını sıkmış olabilirim. bu da yetmezmiş gibi o beyin kardeşiyle arayı ağır şekilde bozmuş olabilirim, ki kendisi değer verdiğim bi insandır. ama bunda şu ara içinde bulunduğum ve bulunmayı istemediğim bir sürü durumun etkisi var. yani bi şey yokmuş gibi devam etmeme engel hiç bi şey yok.neyse ben dün işten çıktım, yağmur dinsin diye bi saat bekledim, ama dinmedi. neyse efendim dolmuş bi yere kadar götürüyor ve dolmuştan sonra bi iki-üç yüz metre yürüme mesafem var. neyse ben sağanağın altında indim. m2 ye altı metreküp yağmur düştüğü söyleniyor ama bu saniye de düşen değilse yalan. düşün o denli yağmur var zaten gözler miyop, bi karış öteyi göremiyorum ve üstümde de beyaz tişört var; yolda bana kamyonlar. kepçeler mi durmadı... neler neler. neyse efendim haliyle şu an hastayım ve gece uyuyamadım, bi sürü rüyadan aklımda şantiye ve izmirli bey kaldı. uyumadan önce biraz stalk denemesinde bulunmuştum, belki bunun etkisi olmuştur. stalk denemesi diyorum çünkü bunlar ilgimi çekmeyen ve haliyle beceremediğim konular.
gece rüyamda da görünce "e bari o karşılaştığımız yere gideyim" dedim. sabah yolda da iki araba durup ben götürmek istedi, dedim noluyoruz. Allah'tan çirkin bi şeyim, yoksa ben böyle sürekli tacize gelemem. staj biter bitmez makyaj yapmayı bırakıyorum. neyse tam işyerine yakın bi yerden iş yerinden üstümle denk gelip iş yerine girmek zorunda kaldım ve izmirliyi göremedim bu gün. biliyorum "umrumda değil" falan demiştim. ama bilmiyorum işte bakalım

10 Ağustos 2016 Çarşamba

hu hu!?

boğazımda bir düğüm, düğümden ziyade ağrı var; bu ağrının da kulaklarımdaki basınçta kaynaklı olduğu ortada. kulak burun boğaz problemlerim şimdilik şöyle kenarda dursun, konuşacak başka konular var haliyle.
hadi itiraf edelim. şu iki gündür bi orta yol bulup da arayı düzeltemediğimiz bey sevdiğim biri. zaten bu sakladığı bi sey de değil. ama laf ebesinin önde gideni olması bi zaman sonra çok yorucu oluyor. hele beni haksız yere suçlarken, hele ben onu bozmak istemezken ve hata yaptığını inatla algılayamazken.. neyse ne bi şekilde ateşkes ilan ettik sayabileceğim bi ilişkimiz var şimdilik. aramın daha bozuk olduğu beyler var en azından.

şimdi gelelim izmirli beye.. dün hayatımda yaptığım en kötü fasülye ve pilavı pişirdim. şehir dışında bi evde yalnız oluyorum genelde ve korkuyorum ilginç bi şekilde. bunlar dışında da kafamı bozacak olan bi sürü şey var. her neyse sabah hazırlanma aşamamam sıkıntılıydı falan derken ben yine aynı saatlerde geçiş güzergahındaydım, ama bi moralim bozuldu, bi canım sıkıldı... "kızım" dedim, "sen ne yapıyorsun? bi oğlan kovalaman, etrafta saçma sapan gezmen eksikti. " iyice kızdım kendime "rezil olmaya doyamıyorsun, sen böyle devam et" dedim. kalktım işe geldim. bölüm sonu arkadaşlar. daha da saçmalamamayı umuyorum.

9 Ağustos 2016 Salı

kesin izmirli

bu gün günlerden yine dünkü beyefendinin günü olabilecekken (ki hala etkisi sürüyor ve yazdıklarım dışında yine biraz konuştuk) başka bi beyle ilgili yazacağım bu gün. yeni beyi 'izmirli' diye çağırmakta bi sorun görmüyorum, bende adını bilmiyorum zaten. ama dünkü meseleyi öncesinde şöyle bir toparlamam gerekirse şayet, paşam yanlış anlamış beni ve büyütmüş meseleyi. bunla ilgili benden özür dilemesi gerek ama nerde?? kendince haklı olduğu noktalar var, buna dayanarak dün yaklaşık on saatlik bir zaman dilimimi mahvetmiş olmasının hiç önemi yok, hayır mahvolmuşsa ne olmuş yani. neyse efendim, bir kadının bir erkekten hep bi tık daha ince düşünmesi durumu fizyolojik ve alışılagelmiş olarak tanımlı lügatımda; bununla böyle başa çıkıyorum. huzurlu sessiz yalnızlığıma yeniden kavuşmadan önce, aramızın düzelmesini temenni ediyorum sadece, yine üzüldüğüyle kalan taraf olabilirim.

gelelim izmirli beye... bir izmirli rivayeti olarak 'aynı kızla aynı yerde üç kere rastlaşırsan onla evleirsin' inanışı yaygındır, genel kültür için bknz:galata kulesine çıkardığın kızla evlenirsin inanışı. neyse ben bu izmirli beyle bi kere sabah erken vakit yolda denk geldim. açık kahve, ortalama erkek açından bi miktar uzun ve düz saçlı ortalama da bi boya sahipti.kısa kollu tişört, düz bi şort tek askılı spor çanta ve kırmızı ayakkabıları vardı.giyim şekli dikkatimi çekti çünkü tek düze giyinip tekdüze durmamayı başarmıştı. daha fazlası değildi çünkü uyku sersemiydim henüz, ha bide güneş gözlüğü vardı. bi kaç gün sonra yine aynı saat dolaylarında aynı muhitte denk geldik kendisiyle ve gülüp geçtim. ikimizinde çantaları ayakkabıları ve kulaklıkları değişmemişti.aradan ne kadar geçti bilmiyorum, üçüncü rastlaşmamız da onu arabasına binmeden hemen önce gördüm, biraz da güldüm çünkü artık evleneceğim adamdı (!) bunu evde muhabbet ederken lafın lafı açması ve konunun b şekilde buralara bağlanması üzerine annem ve kardeşimle paylaştım. "hadi sen işe gidiyorsun, o ne yapıyor o saatte?" dediler. aslında ben de merak etmiştim. "spor salonuna falan gidiyordur belki de" dedim ama o civarda salon olduğunu sanıyordum. "e sor madem" dediler ki kafama da çok yattı, bi daha ki sefer soracaktım. zaten eskişehir'e dönmeden spora başlama niyetim de vardı. neye biz aynı yol üzerinde bi daha denk geldiğimizde o sol kaldırımda ben sağ kaldırımdaydım ve haliyle konuşma imkanı bulamadım ve efendi bi insan gibi yoluma gitmek yerine takip etmeye karar verdim. neyse efendim, bu karşılaştığımız yol boyunca dümdüz gitti, köşeye gelince sokağa sapacağı yerde birden karşıdan karşıya geçecek şekilde vaziyet almasın mı? aramızda da en az yüz metre mesafe olmasına ve benim yolun karşısı da olmama rağmen direkt bana baktı üstelik. ben aniden dizlerimi kırmadan ayak uçlarım üzerinde 180 derece döndüm ve o yönde ilerlemeye başladım, beş saniye kadar bi sorun olmadı ama sonra kahkaha atarak hafif temponun dörtte biri hızda koştum ve kulaklığı kulağımdan çıkarıp boynuma attım. tam da gereksiz tepkiler kataloğundan seçme bir hal bu ama üzerinde durmuyorum. ertesi gün olan bu gün. erkenden evden çıktım. kahvaltımı dışarıda ve o güzergah üzerinde bir parkta yaptım. evet, resmen adamın gelişini bekledim.biz bunla yeniden karşılaştığımız an, dün nasıl saçmaladığımın bilincine varıp onu görmemiş gibi yaptım ve telefonumla uğraştım. tam karşı karşıya olduğumuz an ona baktığımda kasıldım çünkü yüzü bana doğru dönüktü ve güneş gözlüğü yüzünden nereye baktığı belli değildi ama bu sefer kulaklığı yoktu.  işte böyle süren bir durum var izmirli beyle, bakalım sonu ne olacak?

ha bu arada az önce eski dostum olan beyle yine bi konuştuk, yanlış anlamış tam da tahmin ettiğim gibi ve yiğitliğe bok sürdürmemek namına üste çıkıyor, amaaan amaan; ben bu dertli başımı alıp nerelere gideyim bilemedim