Tabirleri
döküp saçmak en birincil hobilerim arasında bu ara diye başlayacaktım ama ben
bi şey yapmadan mavi renge bürünen harfler iflahımı kesti bir anda. şehrin
denize hasret çocuğu olmaktan dem vururum sıkça. "aslında ait olmadığım
toprağın, suyuna bu düşkünlük niye" diye bi düşünce aldı beni geçen.
babamın ait olduğu yerin de su şehri olduğu gerçeği bi silah gibi vurdu beni.
hasretim ege midir, akdeniz midir bilmem. ama her mavi mahveder beni, bu
müptelalık olsa sonum ne var.
Asıl
yazma sebebime gelecek olursak; bana
uyku uyutmayan sıkıntıları, çevremden soyutlanmalarımı, çevirdiğim dolapları
anlatacaktım belki de. ama pamuk
ipliğiyle bağlı düşüncelerim kopunca uçlarını yakalayamıyorum. nedenini
sonucunu, gelişini gidişini düşünmeden yazmak bile öyle sancılı oluyor ki böyle
zamanlarda; beynim kafatasıma sığmıyormuşçasına karnıma onlarca yumruk atmışlar
gibi fiziksel acılar çekiyorum, varın ruhani boyutunu siz düşünün.
hiç
bi zaman istediğim gibi tam anlamıyla ifade edemedim kendimi. ne kağıda ne
sözcüğe ne resme ne cisme dönüştü içimdekiler hakkını vererek. insanın iç
hapsinden bi kaç cümle kaçırmasının ne zor olduğunu ve bu kaçıştan daha zor
olanının kaçırılanların başkalarıyla paylaşımı
olduğunu bildiğimden belki, bi şeylerini anlatabilen insanlar beni hep
hayrete düşürmüştür. hele düşünmeden dan diye varını yoğunu ortaya dökenler,
hele benliğiyle ilgili en önemli şeyleri düşünmeden sarf edenler...
açık
defter gibi olduğumu düşünürdüm bazen. gelenin geçenin yazabildiği. çevremde
dünden bugüne kimse var olmadı, buna rağmen en gizlilerini bana anlattılar. ne
öğrensem kendime saklamayı huy edindiğimden dolayı hayatta; gizli saklı ne
varsa, açık seçikti karşımda. insanların içinde gizli kapaklı işler çevirdiği
mavi kapaklı defterdim ben. ve kalıcı yazılarının bende silineceği, benle
sabitti. bunu böyle gördü, böyle bildi hepsi. güvenme huyu olmayan bi insan
olan ben için dehşet vericiydi bu: ben ağız açmak nedir bilmezken, dilleriyle
kalplerini sunuyordu insanlar bana. ve karşılığında benim yapabileceğim sadece bende
hapsetmekti duyduklarımı. birbiri ardına birbirlerinin arkasından konuşan ama
yüzlerine gülen ve daha neler neler yapan herkes bana günah çıkarıyordu. ve ben
farketmeden kısa metrajlı, uzun soluklu düzenlerden nefes alamaz olmuştum. soluk soluğa kalmıştım, işleri
birbirine karştırmamak, olanı biteni yüzüme gözüme bulaştırmamak için.
ve
sonunda ne mi oldu? türlü işler karıştıran, her işe burnunu sokan, insanların
hayatına karışan, hatta yön veren... bunlara masumane kılıflar giydiren bir
karakter oldum bi aşamada. olayları bilseniz, hatta ettiğim ihanetten haberiniz
olsa beni yine affederdiniz "yapabileceğin bir şey yok" der çekilirdiniz.
ama anlatırken olduğu gibi yargılarken de sığ olduğunuz anlamına geliyor bu
anca, daha fazlası değil.
ne
masumum ne günahsız, çok iş karıştırdım. ama buna mecburdum. işlemediğiniz
günahların memuruyum, kimseye anlatmadığınız o günahların katibiyim. ifşaya bi
başlasam masada kimsenin kimseye bakacak suratı kalmayacağını biliyor çoğu.
buna rağmen hala anlatıyorsunuz bana, bende kaybediyorsunuz kendinizi. neyinize
güveniyorsunuz dediğimde "senden çıkmaz" derdiniz. e sonradan
"benden çıktığını" da öğrendiniz. inatla neden güveniyorsunuz? çünkü
güvenmek istiyorsunuz, ama niye ben? bi alışkanlık sadece, böyle başladı bi
şekilde ve bundan vazgeçecek değilsiniz. ben güvenmeyi beceremem, kendi
içimdeki pisliği görürken nasıl olur! siz nasıl yapıp bana anlatıyorsunuz onca
şeyi onu da bilmiyorum. ama şimdiye kadar kimsenin yanımda kalıcı olmadığını
iyi biliyorum. en canım dediğim bile gidecek, hep gider şaşmadı bu hesap.
kiminin veda mektubu hazır bile. kimiyle de konuşacak vaktim olmayacak ve hatta
belki konuşmaya yüzüm. çok günah işledim de bu konuya nerden geldim? karmaşık
düşüncelere saplı haldeyim şu an. yazdıklarımı bi ana fikirde toparlama gibi bi
lükse sahip değil beynim. "çok düşünüyorsun" lafını hemen hep
söyleyen bi arkadaşım vardı, bak şimdi o da yok. düşünmesem düşüncelerim de
olmayacaktı, demek ki kırılırcasına ağrısa da bende bi his uyandıran
düşüncelerime minnet duymalıyım. çok düşünmüyorum, düşünmüyorum demesi gereken
sizsiniz. nerden bileceksiniz bildiklerimi? düşünmeyin tabi, uyuyun bolca.
benim bu gece nöbetim var. dört duvar bana dar da neyse ki burnum deniz kokusu
çekecek kadar keskin, y da hayalperest.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
iyi düşün