30 Aralık 2015 Çarşamba

kısa notlar

yazacak bi şeyim yok ama yine rahat etmedi içim. sorun şu ki bi noktada hep aynı şey oluyor. amerikanvari kovala, sonra da kaç uygulamalarınızdan yıldım. net insanlar istiyorum çevremde. ne istediğinizi bi bilin yaa. yeminle tecavüz etmedim kimseye.. benle ilgili bi durum varsa gelin konuşalım. liseli değilsiniz kelimelerinizi karnınıza gömecek söyleyecek vakit kalmıyor bazen. buna çokça şahit oldum. yaşayacak vakit olmuyor daha doğru olanını beklerken.  ben yaşamak istiyorum, çamura batmak yağmura yakalanmak o sevmediğim çimen rengine boyanmak ve gökyüzüne bakmak.

bi gün kütahya yolunda aniden arabadan ineceğim. bi gün bi buğday tarlasında geçecek ömrümde. ve uzanıp her göğe bakışımda aradığım huzur gelecek bi gün. kendimi kaybetmeye bu ara çok ihtiyacım var. çünkü bi noktada tıkanp kalmalarım meşhur bu ara. kendimden geçmek istiyorum. uzağımda durmayın, bana katılın ve dağıtalım buraları; dağıtalım ve bilmediğimiz yerlerde uyanalım. güzel olacağını biliyorum, güzel olacağına söz de veriyorum. iki gecedir uyumamanın verdiği ruh halidir belki bu. ama şu saatten sonra sadece mutlu olmak istiyorum, daha fazlası değil. uzaktan çekinerek bakmayın, dahil olun buna; zira hayat çok kısa

26 Aralık 2015 Cumartesi

karışık

kafamı bozuyor insanlar. başımı döndürüyor ve midemi bulandırıyorlar. bunca zaman sonra tam bi insana kapılasım varken, daha da güzeli bu gidişattan hoşlanırken;  insanlar yıldırıyor ve suçu günahı olmayanlar dahil hepsinden bir anda soğuyorum.  zaten can sıkıcı olan günüm böyle şeylerle iyice mahvoluyor.
bazı insanların basmayan kafalarını titreşime alıp, devam ediyorum anlatmaya. bu gün telefonu kaybettiğim insanları kazandığım gün. bana öyle yardımcı oldular, öyle iyi davrandılar ki; onlarla geçirdiğim vakitte derdi tasayı unuttum. hele sonrasında telefonu bulduğumda aldığım dönütler gerçekten beni mutlu etti. hayat güzel bazen diyecek kadar ani iyimserleşebiliyorum bazen. ama diğer yandan öyle duygularım var ki bazen... masum ve pir-u pak olmadığımı bilsem de daha da kirlenesim geliyor, günaha batmak istiyorum. belki de her yediğim naneyi anlatma huyum dürüstlükten değil de anlattıkça daha da günah olmasından dolayıdır. bazen düşünüyorum, iyi bi yalancı olduğum ortada. ama buna rağmen yalan söylemekten hoşlanmıyor içim. iç sesim " saklayacak neyim var, kimden çekinip de yalan söyleyeyim, kim ona yalan söyleyeceğim kadar önemli bir kaide olabilir?" diye isyana başlıyor hemen. yani asi ve efelenmeye pek meraklı ruh halim söylediğim yalanlardan hiç bi şekilde hoşnut olmuyor. ama bu türlü işler karıştırdığım gerçeğini değiştirmiyor. her şeyini bana anlatır insanlar. hep böyle oldu bu. hikayeye ilahi bakış açısıyla bakıyor olmak başa bela, herkesin bulunduğu yeri sen belirliyorsun sonra. strateji oyunlarına kafası basmayan benim  kurduğum düzenler haliyle çarpık ve pamuk ipliğine bağlı oluyor. garip bi şekilde hiç elime patlamadı tüm  bu senaryolar, iman gücü (!) herhalde bu.

ana fikri olmayan bi konuşma bu. ne anlatmaya çalıştığımın ayırdında değilim pek. karmaşık duygular yaşıyorum nedenini bilmeden. sonu olmayan işlere bulaşasım var. şimdiye kadar zaten yeterince üzülmedik mi ? mutlu olsak ya. bazen çok karışık. birlikte gülebiliyorsak bundan değerli ne var? iç hapsimden kaçırdım bazı kelimeleri ve mutluyum bundan ötürü. bazı güzel insanlar bu ara etrafımda, daha da yanımda olsunlar; onlar iyi ki varlar. aralık  güzel geçecek diyorduk, bitti gitti bile. ardında güzel izler bırakır umarım. senenin güzel bir kapanışı olsa ne var. yıl devriyelerinden nefret ettiğim gerçek, ama iki senedir sevmeye çalışıyorum en azından. bu yıl sonundan umutluyum ama belki son güne kalmaz güzel şeyler. belki yarın çok mutlu oluruz, hayal edesim var. bundan ötürüdür harflerim ayağı yere basar cinsten değil bugün.

21 Aralık 2015 Pazartesi

Başlıksız

Tabirleri döküp saçmak en birincil hobilerim arasında bu ara diye başlayacaktım ama ben bi şey yapmadan mavi renge bürünen harfler iflahımı kesti bir anda. şehrin denize hasret çocuğu olmaktan dem vururum sıkça. "aslında ait olmadığım toprağın, suyuna bu düşkünlük niye" diye bi düşünce aldı beni geçen. babamın ait olduğu yerin de su şehri olduğu gerçeği bi silah gibi vurdu beni. hasretim ege midir, akdeniz midir bilmem. ama her mavi mahveder beni, bu müptelalık olsa sonum ne var.
Asıl yazma sebebime gelecek olursak;  bana uyku uyutmayan sıkıntıları, çevremden soyutlanmalarımı, çevirdiğim dolapları anlatacaktım belki de.  ama pamuk ipliğiyle bağlı düşüncelerim kopunca uçlarını yakalayamıyorum. nedenini sonucunu, gelişini gidişini düşünmeden yazmak bile öyle sancılı oluyor ki böyle zamanlarda; beynim kafatasıma sığmıyormuşçasına karnıma onlarca yumruk atmışlar gibi fiziksel acılar çekiyorum, varın ruhani boyutunu siz düşünün.
hiç bi zaman istediğim gibi tam anlamıyla ifade edemedim kendimi. ne kağıda ne sözcüğe ne resme ne cisme dönüştü içimdekiler hakkını vererek. insanın iç hapsinden bi kaç cümle kaçırmasının ne zor olduğunu ve bu kaçıştan daha zor olanının kaçırılanların başkalarıyla paylaşımı  olduğunu bildiğimden belki, bi şeylerini anlatabilen insanlar beni hep hayrete düşürmüştür. hele düşünmeden dan diye varını yoğunu ortaya dökenler, hele benliğiyle ilgili en önemli şeyleri düşünmeden sarf edenler...
açık defter gibi olduğumu düşünürdüm bazen. gelenin geçenin yazabildiği. çevremde dünden bugüne kimse var olmadı, buna rağmen en gizlilerini bana anlattılar. ne öğrensem kendime saklamayı huy edindiğimden dolayı hayatta; gizli saklı ne varsa, açık seçikti karşımda. insanların içinde gizli kapaklı işler çevirdiği mavi kapaklı defterdim ben. ve kalıcı yazılarının bende silineceği, benle sabitti. bunu böyle gördü, böyle bildi hepsi. güvenme huyu olmayan bi insan olan ben için dehşet vericiydi bu: ben ağız açmak nedir bilmezken, dilleriyle kalplerini sunuyordu insanlar bana. ve karşılığında benim yapabileceğim sadece bende hapsetmekti duyduklarımı. birbiri ardına birbirlerinin arkasından konuşan ama yüzlerine gülen ve daha neler neler yapan herkes bana günah çıkarıyordu. ve ben farketmeden kısa metrajlı, uzun soluklu düzenlerden nefes alamaz  olmuştum. soluk soluğa kalmıştım, işleri birbirine karştırmamak, olanı biteni yüzüme gözüme bulaştırmamak için.
ve sonunda ne mi oldu? türlü işler karıştıran, her işe burnunu sokan, insanların hayatına karışan, hatta yön veren... bunlara masumane kılıflar giydiren bir karakter oldum bi aşamada. olayları bilseniz, hatta ettiğim ihanetten haberiniz olsa beni yine affederdiniz "yapabileceğin bir şey yok" der çekilirdiniz. ama anlatırken olduğu gibi yargılarken de sığ olduğunuz anlamına geliyor bu anca, daha fazlası değil.

ne masumum ne günahsız, çok iş karıştırdım. ama buna mecburdum. işlemediğiniz günahların memuruyum, kimseye anlatmadığınız o günahların katibiyim. ifşaya bi başlasam masada kimsenin kimseye bakacak suratı kalmayacağını biliyor çoğu. buna rağmen hala anlatıyorsunuz bana, bende kaybediyorsunuz kendinizi. neyinize güveniyorsunuz dediğimde "senden çıkmaz" derdiniz. e sonradan "benden çıktığını" da öğrendiniz. inatla neden güveniyorsunuz? çünkü güvenmek istiyorsunuz, ama niye ben? bi alışkanlık sadece, böyle başladı bi şekilde ve bundan vazgeçecek değilsiniz. ben güvenmeyi beceremem, kendi içimdeki pisliği görürken nasıl olur! siz nasıl yapıp bana anlatıyorsunuz onca şeyi onu da bilmiyorum. ama şimdiye kadar kimsenin yanımda kalıcı olmadığını iyi biliyorum. en canım dediğim bile gidecek, hep gider şaşmadı bu hesap. kiminin veda mektubu hazır bile. kimiyle de konuşacak vaktim olmayacak ve hatta belki konuşmaya yüzüm. çok günah işledim de bu konuya nerden geldim? karmaşık düşüncelere saplı haldeyim şu an. yazdıklarımı bi ana fikirde toparlama gibi bi lükse sahip değil beynim. "çok düşünüyorsun" lafını hemen hep söyleyen bi arkadaşım vardı, bak şimdi o da yok. düşünmesem düşüncelerim de olmayacaktı, demek ki kırılırcasına ağrısa da bende bi his uyandıran düşüncelerime minnet duymalıyım. çok düşünmüyorum, düşünmüyorum demesi gereken sizsiniz. nerden bileceksiniz bildiklerimi? düşünmeyin tabi, uyuyun bolca. benim bu gece nöbetim var. dört duvar bana dar da neyse ki burnum deniz kokusu çekecek kadar keskin, y da hayalperest. 

20 Aralık 2015 Pazar

pembe resimler

güzel görünsün diye pembeye boyardım eskiden bazı resimleri, bu eski bir arkadaşımla alakalıydı. o pembeyi severdi ben pembe hayalleri belki. taktığı maskelerin altında herkesin vardır türlü türlü huyu, benimki hayalperestlik değildi belki ama yine de bazen düşülüyor bu yenilgiye. kim ne derse desin tatlı şey sonu güzel devam eden düşünceler. özellikle güzel biten demedim sevmem ben bitmeleri. neyse ne diyordum , hah eski pembe resimlerdi bahsettiğim. ta fii tarihinde unutulmuş konuları deşip sandık lekesi olmuş eskilere bakarsın ya bazen, artık sana yabancı olmuş insanlar, canını acıtmayan olaylar yada artık güldürmeyen eski anılarla dolu bir masada kendine ait bir geçmişe yabancı olduğunu ve belki de hakim olduğunu sandığın olayların sana hakim olduğunu fark ettiğin bir aydınlanma döndürür başını. pembeye boyadığım bir kaç resme bakarken değil de, boyamadığım onca resme bakarken aklımdan geçti tüm bunlar.
pembe resimlere dönecek olursak, mesela; artık, geçmişte bırakabildiğim ve yeni insanlarla çektirdiği yeni resimlere bakma ihtiyacı hissetmediğim ve bir anlamda bakacak olsam bundan utanacağım bir adamla çekildiğim pembe resme  baktım.tamam hayli zamandır görmediğim ve gittikçe benden yiten huyunu suyunu unuttuğum biriydi ama o pembe resimle beraber yeniden canlanabiliyor bazen bazı şeyler bunca zaman sonra. saatlerce  o resme bakıp sigara dumanının altında kahve içmek istedim ilk anda, sonra sigarayı benim içmediğim geldi aklıma. işte böyle, son kullanma tarihi geçmiş hadiselerin tekerrürü halinde saçmalama oranı yüksek oluyor. miadını doldurmuş olayları hatırlamanın yan etkisidir belki de bu. neyse kahve içme isteğim geçtikten sonraki zamanda da geçmişimizi düşündüm biraz. ve ardından bu resmin kapanışını eski bir anıyı hatırlayarak yaptım: sınıfta içinde bulunduğumuz etkinliğe dair fotoğraflara bakılırken sıra benimkilere geldiğinde en üstte bulunan pembeye boyanmış bu resimle insanları şaşırtmış ve haliyle fotoğraftaki arkadaşlarıyla ne tür bir ilişkim olduğunu merak ettirtmiştim. resim bende bazı eskileri uyandırmış olsa da kafamda oluşan bu etkinin çok sürmeyeceğini de biliyorum. yeni resimlerinde yeni insanlarla kurulmuş bir hayatı yaşayan birinin resminde gözlemci olarak da olsa uzun süreli bir yer bulunamayacağını bilecek kadar cümle kurdurmuşluğu var bana hayatın. neyse efendim  bu resmin ardından gelen pembe resimse hala görüştüğüm ve hatta kimseyle konuşmadıklarımı konuştuğum biri olmasına rağmen aramızda belli bir yakınlığın bulunmadığı biriydi. tuhaf bir ilişkimizin olduğunu söylemek pek de tahmin edilemeyecek bir şey değil çünkü birbirimizin umurunda bile değilken ; birbirimizin, kimsenin hakkında konuşmak istemeyeceği tuhaf hesaplarını tutuyoruz.bu resim ilkinin aksine beni gülümsetmeyi becerse de çabuk geçiyorum. ilk resmin aksine daha birlikte çok resim çekilebileceğimiz hissi uyandırıyor bende bu bey ama pembeye ne kadar bulanırız onu bilmem. tuhaf gerçekten hayat dedikleri: sen ki resimlerimi pembeye boyatan adamsın! ve ben tutup pembe resimlerde var olacak zamanları  geçtin iması yapıyorum sana, yazıklar olsun bana! tabi tabii yazıklar olsun vurun abalıya. neyse ki hiç bir zaman dört dörtlük iş yaptığımı ima etmedim, evet tamda düşünebileceğiniz gibi işlerin içine etmede, alengirli iş çevirmede, ortalığı toz duman etmede iyiyim. ne zaman mı düzelirim, ortalık bir süt liman olsun da (!) bakılır hal çaresine.  ikinci resimdeki arkadaşın da kulaklarını inceden çınlattıktan sonra gelelim son resme. bu arada pembe resimlerin ortak bir özelliğini fark ettim yıllar sonra: hepsinde iki kişi var ve biri kız biri erkek, başka zaman olsa bunla da iyi dalga geçerdim de bu gece on ikiyi vurmadan ölümcül müzikler dinlemeye gark eden sanrılarım var. hoş, böyle sıkıntılarım bulunmasa bu saatte yazıyor olmazdım. neyse efendim son resimde de birbirleriyle alakaları kalmamış ama bir türlü kopamamış iki arkadaşım vardı. farklı dünyaları aynı renge boyamaya kalkmama, bir gören olsa tonla laf eder etmesine de ben yapacağımı yapmamla tanınırken adımın hakkını vermekten vazgeçmem yine de. her insan hata yapar benim hatam o resmi çekmem onlarınki beraber resim çekilmeleri sonra bir daha yan yana düşmemeleri, ardından ara  ara görüşmeleri ve şu an yine resim çekilmemeleri...  cezayı çeken mi ? bu sayfanın yazımı için toplanan illegal cemaatin her biri. peki ne mi ceza? herkes için ayrı ayrı aynı şeyi düşünmüş olmaları ne müstesna: çeşit çeşit tek kalıp maskeye sarılı suratlar ve indirimden alınmış üstlerimize büyük gelecek zırhlar içinde kuklaların arasında cehennem kalabalığı arasında yapayalnız boğulmamak için çırpınmak.bunlar hep havalardan, salgından geçilmiyor ortalık diyeceğim sen de hak vereceksin. bak ne kolay , ısmarlama hayatlarda üstlerine yıkılan gökyüzüyle cebelleşen insanların nefes alış verişleri kadar kolay. başka resimlere bakmadan kapattım en sonunda eski defterleri. değil resim boyamak, boyalı resimler de harcım değil bu günkü tecrübemden sonra. 

17 Aralık 2015 Perşembe

giriş

okuyacaklarınız tamamen hayal ürünü kişi kurum ve kuruluşlardır. şahsım yazılacaklardan sorumlu tutulamaz, tutulması teklif dahi edilemez. her hakkı saklıdır, kayıptır boşa aramayın kuvvetle muhtemel telefonumun bozuk olduğu vakte denk gelirsiniz. kafamın bozuk olmasından iyidir elbet ama bozuk olmadığı vakit yok zannımca. hepinize iyi akşamlar