Başlık bir kaç gündür kafamda dönüyor ama içeriğe dair fikrim yok hâlâ. Ne anlatayım ben daha, kelime peşinde koştuğumu söyleyenlere? Sonra geceleri aynada rastladığım müdavimime? Anlatayım da ne anlatayım? “Günlerden bir gün uzak diyarlardan, tabi o zaman hâlâ tayyör giyiyoruz” diye başlayayım. “İstanbul beyefendileri henüz son elçilerini piyasaya sürmemiş” diye benle ilgisi olmayan bir güruha sallayayım. “Yaşam biçimlerimize güncelleme kavramı gelmemiş, Dünya nüfusunun geometrik artışının başları; neyin ne olduğunun farkına varmadan yaprak sarması gibi ağır ağır pişiyoruz.” Diyeyim de fark et ironiyi. “Aaa kendinden mi bahsediyorsun?” de. “Künefe gibi küllü ateşte, marifetli bir Hataylının elinde dönüyor bile olabilirim, kendimden bahsetmek ne?”
“Neyse efendim zamanı bükme gayesi olan biriyle rastlaştık aynada” diye arsız arsız kendime sallamaya bayılıyorum. Senin hayatından bize ne diye düşünüyor okuyucu sürekli sürekli. “Bense dedim aynadakine ‘sen herhalde adam fawer okuyorsun ama onun kendine hayrı yok’" Boş konuşmanın kralını yapıyorum mimarlık merdivenlerinde. Aynadaki dedi mi sana “o zaten çok bozdu, yok oz'du yok bilmem ne…" Darıldım, en çok da Baudelaire'a. E diyemiyorsun ama adabı muaşeret gereği. Zibidi zibidi dolaştığın sokaklar salon müziğine varınca boynundaki metal zincirlerden utanıyor, blazer ceket giymiş olmayı diliyor insan. Çello dinlemenin bir adabı var. Bende ne ceketler ne yalanlar… Neyse aynadaki bükükle devam ediyor mesele… “İki tavla atalım diyor, ‘oyun bilmem’ diyorum oyun sevmediğimden. Bu hikaye de böyle kapanıyor, sıra geliyor benim hikayeye.
Bu satırları okuyan adam, ciddiyetle soruyorum. Ne anlatayım? Ne diyeyim ben sana. Şu ki, belki gelecek günlerimden bile beteri… Ben bu günü nasıl özetlerim? Bin senelik sanrılarımı nasıl bir seneye hapsedip, önüne meze diye sererim? Eskişehir ayazı postal dinlemez, çift kat çorapla baş mı gelinir soğuğa? Gelemedim. Bukle'nin önünde dalga geçmene de gelememiştim, ondan tam da Bukle'nin önünde küfür ettim. Siz biliyorsunuz ben solum, siz biliyorsunuz ben yozum, bi siz biliyorsunuz ben sağlam ayakkabı değilim. Altımın delik olduğunu çok iyi biliyorsunuz, siz çakmış gibi. El yapımı İtalyan ayakkabı performansı bekliyorsunuz yaptığınız çarıktan. O kadar ittirerek yazıyorum ki bu metni, gün boyu yaz yaz bitmedi. İstemiyorum, hiç içimden gelmiyor. Bu kadar sene içinde bu kadar bıkkınlık duyduğum bir yıl daha olmuş olamaz. Hele bu günü unutabilmem mümkün değil. Bundan önce biten günlerden daha bitik bu gün, en bitiği benim. Sayısını bilemediğim kadar insanla kontak halindeyim de hiç birini ne ben çözebiliyorum ne ben çözemiyorum… ne yapmalıyım, ne yapıyorum, hele sen ne yapıyorsun hiç bilmiyorum yapım gereği. Kusursuz eyeliner, kırmızı dudak, siyah kıyafet… Basit iki yüzük, beş basit küpe… Bu kadarım işte desem yalan, kararım içinden bahsetmemek üzere.
Bana ahlaksız sorular sordular, ahlak üzerine sorunlar peydah oldular, üstüne vazife olmayan ne varsa burnunu soktu insanlar. Kimse karışmasın istedim, danışmanım da karışmadı. Kanıma karışan baygınlığımsa 'kelime yapma Yaprak’ bağırışıyla uyanışa geçti. İyi kelime yapmayalım, iyi klişe olmayalım: iyi, kelime yapmayalım; iyi, klişe olmayalım. Biz üç kişi tek bedende kendimiz çalıp kendimiz oynayalım. Siz de izleyin anca kirvem ve aşkım.
Suratıma sürdüğüm elli maddeden elli birincisi iyi gelecek gibi. İzmir'de üç kere rastlaştığım adamla evlenmek için kemiksiz elli kilo olmak yetmiyor. Ki benim aklım zaten Ankara'da bir Karslıda. Gezegen hareketleri hakkında konuştuk bu gün bir kızla. Canım sen venüs retrosu derken benim lakabım Sincanlı ya!
Velhasıl kelam sene hakkında yazacak olduğum yok. Hay ben geçmişimi, hay ben geleceğimi… Küfür etmeden toparlamak hayli zor oldu bu metni. O yüzden burda bırakmak geliyor içimden. Metin, Sarp, Halil… ne güzel adamlarsınız gerçekten.
En hoşuma gitmeyen yıl dönümüm bu. En hoşlanmadığım doğum günlerinden bile beter bu. Bunca işim varken yine de biraz uyumayı deneyeceğim, rahatsız etmeyin. Sonuç olarak hay ben doğduğum günü sikeyim.