11 Nisan 2018 Çarşamba

+2

Hızıma yetişemeyecek bir dersi sürdürüyor yürütücü. Bende yürütüyorum, birtakım değerli duyguları. Kullanıyorum, insanlardan çok kendimi. Lekelerimi maskeleme belasına düştüğümden beri iyi anlar oldum pandomimden. Fena da rol keserim. Beni keşfedemeyen yönetmenlere ayıp gerçekten. İçeriği kanırtarak değiştirirsin elbet, kalıplarsa Allah'a emanet. Bir anda değişmeyen şeylerin, kademe kademe değişerek bir sabah 81, dokuzun karesi; 85b göğüs bedeni ve 90 dakikalık bir maç vaadi haline gelmesi, yansıtıcılı kırıklı tavanların üstündeki kedi yolları gibi. Arkadan çevrilen işler, sırt dekoltesine zarar veren yaralara sebep olur en başta. kazak giymek geleneksel bir çözüm olabilirken, içindekiler dehşete düşürebilir. Beklenmedik yerde, beklenmedik yola sapılabilir; bir merdiven altında, bir çatı katında, bir tenhada bulunulabilir… rastlamayı ummadıkların. Saat dörtnala koşar da miskindir bir de. Nasıl uyuz, nasıl sünepe! Permalı, rastalı, örgülü, topuzlu kafasında birbirine benzemez bin bir terane. Bir insana dokunmak kolay meziyet değil. Dokunduğuna dokunuyor olmak dokunur adama. Dokunmaya kalmadan hava kalkanları var artık insanların; surları var, ardından duvarları var, labirentlerini aşınca ona benzeyen kopyaları var, suretleriyle savaşı yenince öğreniyorsun ki girdiğin yanlış kale. Hadi yine aynı hengame. En sonunda bir şekilde ulaşsa bile, zırhı var, mızrağı var, bekaret kemeri, salatalıklı cilt bakım maskesi... Bir insana dokunmak kolay mı öyle? Bu temassızlıklar dokunuyor bana.

Asal dalga boyları beni dalgaya alırcasına geçiyor içimden, hem de kalın olması demek bu. Acı çekmekle bitmez, farkına varın bayım. Kibar olmak, samimilik ayarında güzeldir. Doğada var olmayan ışıkların, alışkın olmadığımız etkilerinden yıpranıyor olduğumuzun, farkında olmadığım yalan. Ben bakınca sende tanıdık bir ışık görüyorum. Ateş gibi, yak beni. Be şu şehrin kızıl lacivert gece göğüne, klorak lekesi olmuşçasına çirkin görüntüsüne sen nasıl alıştın? Zamanında çok mu kadın yaktın? Bir mekan açacak olsak senle, mutfağını falan düzenlemek için harcanacak para neyse de, fırında ne pişireceksin? Havanda ne döveceksin mesela, ince ince kimi kıyacaksın sonra sürmene bıçakla? Suyla iki tur yıkayıp, kötü özelliklerinden ayıklayıp, beğenmediğin kısmını kesip atıp, istediğin şekilde istediğin yerde kimi kullanacaksın? Üstüne pis pas gelmesin diye önlük niyetine kim dolanacak beline? Kim tadına bakacak yaptığın kadının? Sen ne türevde bir mekan işletiyorsun? Peki beni niye işlettin?

Yaptığın her bir şeyi on göresim var. Ağzından çıkmayan lafları kulaklarımla duyasım var.Seni göresim var sokağa çıkınca. Yolda senle yürüyüp, aniden sana gelesim var.  Gözümde seni canlandırasım, seni yazasım, seni anlatasım, seni çizesim, seni okuyasım var. Hoşa gidecek bir beysin. İlmek ilmek işleyesim, bozasım var seni. Vurasım var. Dövüş istiyorum, savaş istiyorum, kan istiyorum, ateş istiyorum... Seni istiyorum. Kim bilir kimsin, hay kimsen kimsin! Her kimsen, kimsenin umrunda olma. Benim de umrumda olmaman gibi isteklerim var. Bu kadar çok isteğe hakkım olmasını istemek niye? Başına neden bela olmak istiyorum? Ah be adam? Ah be.

9 Nisan 2018 Pazartesi

göz ağrısı

sen bana çok görüyorsun. yaptığım yeter de artar diyorsun aklınca. hakkın var. etrafımda beni hor kullanan çok adam var, sen onları tanımasan da eserleriyle muhatapsın. sadece sen değil, kim baksa ne kadar vuruk kırık olduğumu görerek çıkarımda bulunabilir. davrandığın kadarı yeter sanıyorsun, yetmeli de. ama yetmiyor işte. ben yazabileceğim elli adamı elimin tersiyle neden ittiğimi bilmezken, ben hiç bir yere sığamaz, en ben olanlara ömrüm boyu sığınamazken, kimseye el açamaz, kimseden medet umamazken yaptığın yetmez. hatta bu yaptığın olmaz.
farkın var gibi geldi bana, olmasın isterse. hatta olmasın olmasın. bana kalırsa ben daha büyük bir dertten senin derdine yandım, sen işin bahanesisin. ama hazır sen denk gelmişken, bi zahmet es kaza zekice davranıp uyanıklık etseydin. yağmurdan kaçarken tutulduğum dolu olmaktan ileri gitseydin, ikimizi de ihya ederdin. oysa sen ankara’nın varoşundan gelme, korkan bir oğlan çocuğu olmaktan öte gidemedin. ki o varoş bile değil senin yerin. bu laflarıma karşılık bana hangi yandan atak yapacağını iyi biliyorum adam, yapma. ben taşralı bile değilim. bende toprağa salacak kök yok, yaprağım toz bulut. ben her yere oldu bitti göçebeyim, sen buna laf edecek kimsin?
kavga ediyorum ya şu an senle, klavyede. kendi ağzımın üstüne üstüne vurmak ne müptelalık, tahmin dahi etme. rahatsızlık veren eserler yazarıydım bir zaman. en çok kendimi sevmediğimden olacak, en çok kendimi rahatsız ediyorum artık. okuması benim için bile zor bu cümleler. gözlerimde alerjiden mi, yorgunluktan mı bilmediğim incinmeler… gözlerim yaşarıyor, parmak uçlarım kanıyor, sağım solum yara bere.
daha yazmayacağım baş ağrım. senin merhametine kalmadım. beni kimler kimler yola sokamadı, sen mi adam edeceksin? denersen göreceksin ki bana gem vurulmaz. ama neyse ki sende o göt yok.

sevgili okuyucu uykum var, yazdıklarımı siktiredin ondan. hep yorgunluktan olan
başlık da şeyden, gözüm bir anda çok ağrımaya başladı
lık da şeyden, gözüm bir anda çok ağrımaya

7 Nisan 2018 Cumartesi

Cesaret

Ayırmadın. Bir kaç saat bile. Fırsat vermedin hem bana hem kendine. Var ya ne alev alırdık, itfaiye ambulans buldozer hak getire. Üslubum kenar mahalle ağzına kayarken, ağzıma vurmak elzem. Ağzıma yüzüme vur ki olanları, edep haya öğreneyim. Doğru düzgün durmayı, nerde nasıl davranacağımı öğreneyim. Ama sen umarsızsın, e ağzını yüzü hepten bozuk bir yaprak ne yapsın? Hakikaten düşündüm “yaprak ne yapsak?”
İşte böyle böyle kaleme düştüm. Geceleri saçma sapan vakitlerde kapısına dayandığım, eline beline davrandığım, Katolik nişanıyla bağlandığım eski eşim sanki yazdığım. Yazdığım benden, yazdığım senden, yazdığım içten… Güzelliğini gizlemeyeceğim artık kelimelerimin. Tesettüre dahil değil yazmalarım, kelimelerim de büyük oranda caiz. Fetvayı verecek kadar üstat bir yazara denk geldim çocuk yaşta, onu da bu sene kaybettim sorma. Kayıplarımı saymıyorum artık. Annem yufka yaparken kaç oldu diye asla saymaz, bereketi kaçarmış. Bereket, seni zaten elimden kaçırdım. Ondan da saymıyorum artık belki seni.
Yok kelime öyle geldi diye seni elden kaçırmak falan. Gözden kaçırdığın, elden çıkardığım. Sıkı bir pazarlıktı, elimi nasıl morarttılar sıkarken bir gör. Bir kaç uykusuz gece, bir süre başka şey düşünememe, bi kaç adama yüz vermeme, bi kaç kahve, bi kaçtan fazla metine karşılık; kilo aldım, fıçı oldum, odağı hepten kaybettim, bi kaç günaha girdim, seni verdim. Salıverdim, yukarı doğru. Bende fizik her türlü yok, hesabı iyi yapmadıysam tut ucundan. Alçıpanlara sprey boya ile çizim yapma üzerine bir projemiz var. Yakında göreceksiniz, bence eğitime de geleceksiniz. Çünkü neden fırsatı kaçırasın?
Ben asıl ne anlattığımın farkındayım, sen ne dediğimi anlıyor musun? Ağzımdan çıkanı ikimizin de kulağı duydu da, konuşmalar senin kafanda. Bu kadar sırla yaşamaya ne gerek var be adam derler adama. Dökül bana. Herkes bana dökülür, büyük okyanus gibiyim. İnan rahatlarsın. Kaç tane ruhsal mastürbasyona ev sahipliği yaptım bir bilsen.  
İkinci kısım daha uzun değil. Meselenin başına döneceğim çünkü. Bi kaç saat bile ayırmadın. İmkan vermedin bana. Vakit geçtikçe yaş alırım sandın, yaşlandıkça unuturum gibi geldi sana. Güçlendim oysa ben; otuzunda kadın gibiyim. En güçlü kadın hali gibiyim evet. Bana imkan vermeye cesaret edemedin doğrucası. Mülakattan yüksek notla geçeceğime emindin içinden. Hakkın var, geçerdim içinden. Senden bir şeyler çalar, ardımdan uzun zaman baktırırdım. Yaralarını sarar, daha derinlerini açardım. Sana iyi gelmeyeyim isteyen sen, “ne iyi geliyorsun”la başlar, “niye gelmiyorsun”la bitirirdin. Bana imkan verseydin ben bunu suistimal ederdim. Sen sanıyor musun ki, uysal olurum, hanım olurum, ben olurum. Benden daha sert, benden daha fevri ne varsa öyle davranırdım sana. Ne kızardın bana! Kızardın ama alışırdın da. Boynundan sokulur, şah damarın yoluyla girerdim kanına. Hoşuna giderdim, içine dokunurdum ama daha fazla sinirine dokunurdum.
Bana o bir fırsatı vermedin ya, kızamıyorum sana. Senle ilgili tahminlerinden kıyamıyorum da hem. Ne olmuş içimdeysen? Bi karşılık almam mı gerek illa senden? Bana ayırmadığın bir kaç saat neyse, ben bir gün bekledim aslında. Baştan sona bir gün. Sonra tanışmamış gibi biterdi. Bazen böyle vakitleri insan merak ediyor, biriyle sadece bir gün geçirseydim sonu nasıl olurdu diyor. Bense üstten bakınca cesaretsizliğimi görüyorum. Bana aylar sonra yazılı bir laf etmiştin, cesaret edememeye tekabül eden. Bende cesaret edemedim,
Sana

1 Nisan 2018 Pazar

yazamayacağım bir başlığa sahip metin

lejyoner hastalığı ve kafkas kemençe ile ilgili hazırlamam gereken iki metin varken, başka türlü yazmalar çeliyor aklımı. şu an olduğu gibi bir çok an var, kalemin hilelerine kandığım. sonra uyuyakaldığım… yarının işi yarından sonraya kalınca, tüketilen son kullanma tarihi tavsiye edileni aşıyor. bana büyük ayakkabılar giymiş halde geziniyorum; sahile uzak, bozkıra çalan, sınıra yakın topraklarda. spor bir ayakkabı olsa ayağımdaki bisiklete binerim, en iyi bildiğim kaçma şeklim; postal olsa ayağımda cenk ederim, hem kılıçta hem zırhta cevvalim; kırmızı ve yüksek topuklu bir ayakkabı var ayağımda, şımarık halim, yırtık üstüm başımla nasıl tango yapayım, altın varaklı işlemeleri olan salonlarınızda? ben düz yürümeyi bilmediğim gibi bilmiyorum bu şehri.
siyah gecelerinde kaybolurum ben bu adamın. sokaklarından şakaklarına çıkar çıkışlarım. çıkmaza girerim, çıkamam sakallarından; çıkmayan sakallarından bile. gözetlediğim kuytular nöbetlerime göz göz olur, gözlerinin değdiği yerden; şehrin derinine uzanır yabanlığım. gözleri gözlerimi bulunca gece ışıldayan fenerlere döner, caddelerdeki irili ufaklı evler. saçları kısa sürer, tekrar tekrar gezinmek isterim, sıkça yolum ona düşer. siyah geceler saçından kaşına, kaşından kirpiğine sürerken, sayfanın soluna yakın yerde duran ay gibi, dişleri karşılar bıyık altından beni, dolunay gibi. son bulan gecenin ardından tan yeri kızıllığında dudaklarını izlerim gün aydınlanana. boynu su olur, dökülüp bulduğu yol denize benzer; köprücüklerinden omzuna, oradan hasret olduğum izmir’e değer. ve sadece portresinde aldığım yol, uzun boyu boyunca alınacak tüm yaralara, şehrinin tüm yolsuzluklarına değer.
bana vaad edilen yol yok, “gel” denilen kent yok. ama orda bir yerde varsın. uzaktan şehri izlemekten başka imkanı olmayan biri ne yapsın? yalın ayak geldim ben, bir uçtan bir uca, senin derdinden. elinden bir yudum su içmek olsa sonum, sonu gelmez susuzluğumun. bazı denizin, bilmediğin yerde girdabı olur; sen de beni sana çekecek gibisin, belli mi olur? boğulur muyum, su olur muyum, sana karışır mıyım, küçük kara balıktan farkım olur mu diye devam ediyor sorular. devam etsin istediğimse kahve fincanları aslında, yüzükler sonra, konuşmalar en fazla.
bu kadar diyeceğim, gerisini kadere emanet ettim. emanetimi kedere versen, ihanet olmaz ama, kedere de verme beni hinayet şey seni. ateşe ver mesela, hem beni hem kendini. belki yanmak acıtmaz, yaram da yaram diye azıtmazsak. söndür ya da beni, içine çektiğin son nefesle işinin bittiği biçare bir izmarit misali. bas üstüme. bas ama duman olup dokunayım ciğerine. bulaşayım üstüne, kıyafetine. kadere emanet ettim seni, söz gelimi. bekliyorum. sözün geleceği yeri.