19'unda bir sene olacak. bir sene boyunca çok da uzağa gidememiş biri olarak tek bir şey istiyorum senden. kopasıca dilim seni bir daha rahatsız etmeyeceği üzerine söz verdi. ondan arayamıyorum, soramıyorum. lütfen bana bir iyilik yap ve bir seferliğine oturup konuşma hakkı ver bana. kendime sorular sorup cevap bulamamaktan yoruldum. merhamet beklemiyorum, ağır hafif ne kadar lafın varsa söyle, ama söyle. ben muhatap alınamayacak kadar aşağılık bir insan değilim. dengesiz olduğumu kabul ediyorum ama söz veriyorum küfür etmeyeceğim. edebimle oturup edebimle kalkacağım, söz kahveni de ben ısmarlayacağım.
açıkçası ne konuşmak istediğimi bilemedim şimdi. ne soracağım? "telefonda ne konuştuk?" diyeceğin şey "lan ben ne bileyim ne konuştuk, bir sene oldu" bunun dışında sorabileceğim her şey senin özelin. ne diyeceğim hakikaten "baban nasıl?" mı diyeceğim. "bir senedir hakikaten babamı mı merak ediyorsun?" sonra bir kahkaha atarsın tabi. ya biz konuşalım diye otursak ben sana ne diyebilirim ki? doğum gününü sorabilirim, hala bilmiyorum çünkü. "iyi de ne ihtiyacın var bunu bilmeye?" desen ne cevap vereceğim. "seni tanımama izin vermeme sebebini anlamıyorum, beni sevmemen tamam da seni sevmeme payı bırakmadın bana. sadece arkadaş dahi olunamayacak biri miydim?" hah işte çok güzel soru, arkasından çeten mekanı basıyor beni makinalıyla tarar gibi kahkahalar...
sevmezsen sevme ne yapayım ya? oğlum ben hakikaten ne yapayım ya? yahu ben hocanın birinin arabasının önünü kestim senin haberin var mı? keyfimden mi yaptım? senin haberin mi var, yok! ben leyla leyla yazayım, sen de şımarık şımarık oku. biliyorum ben bu tavrı. gururun okşanıyor dimi? kalemim de iyi, oku oku şımart kendini. dergidekiler yazı bekliyor, ortada proje namına bir şey yok, hayatım mahvolmuş, ben hala tutturmuşum bir türkü başka laf bildiğim yok. ya sen biliyor musun stalk yapmayı bilmeyen birinin ne kadar utandığını bunu yaparken? yahu senin cilt kanseriyle ne ilgin var? senin köprücük kemiğinde ne yazıyor? daha korkuncu kimin ismi var? ya sana sorsam da anlatsan olmaz mıydı? devlet sırrı mı hayatın be adam?
duyduklarımla ilgimi yitireceğim diye mi korkun? şımarık egon mu bütün sorun? yahu sen kurt adam mısın? bu kadar kötü niyetli olunur mu? olunmaz. noolur olma. ya yeter projeme bakıcam ben. sabaha kadar sen diye ağlayacak halim yok
15 Mart 2019 Cuma
11 Mart 2019 Pazartesi
iki çocuk
Taslağa kaldırdığım tüm yazıları yine döktüm saçtım ortaya. En tanıdık haliyle karşılaştım yine seni sevmenin, acıyla. Artık baş başayken bile kaçtığım düşüncelerden kaçmak yok. seni tanımadığımı biliyorum, beni tanımadığını biliyorum. Hele beni hiç anlamadığını o kadar iyi biliyorum ki. Anlama beni, çünkü anlayamazsın. Ben de biliyorum çok anlamsız olduğunu. Ben de biliyorum sende bir karşılığı olmadığını. Daha önceki kayıplarım sakladığımdandı, içimde bu denli tutamamam ondan. Ben hile hurda bilmem, sırf ondan bu kadar günahımla hala temiz yüzlüyüm.
Yahu adam seni sana rağmen seviyorum. Bir sebebi olmak zorunda mı? Ben şimdiye kadar çok kaybettim, sana sahip olamadım bile. Benim derdim sana sığınmak değil, sığınak olmaktı. Yeterince gün gördüm bu hayatta, seni kollayacaktım sadece. Ben gülmeyi bırakacaktım. Artık buna ihtiyacım olmayacaktı. Kaçmayacaktım. Affedemediğim adamlarla dolu zihin hapishanemden kaçacaktım. Savaşı bırakacaktım ben. İsyanı kesecektim, ayaklanmayacaktım artık. Ben mutfakta dalgın dalgın biber doğrayacaktım, “Niye?” diye sorduğunda cevap bulamayacaktım. Köprücük kemiğime değen saç ve esen rüzgarla ürperdiğimde, arkamı döndüğümde sen olmayacaktın. Ben sana arkamda dur demezdim ki. Uzağa gidişini anlardım ben. Çok zaman sonra geldiğinde, sabaha kadar konuştuğumuz gecenin sabahında… Uyandığımda orda olmadığında… Anlardım ben.
Lekelerimden korkmuyorum, izlerden, hasarlardan, kusurlardan, yaralarımdan… Yapamadıklarımdan, yapmadıklarımdan, yaptıklarımdan… Senden, kendimden, babamdan… Aranızda kalmaktan… Aralıkta kalmaktan… Bir günümüzün bile olmayacak olmasından korkmuyorum. Beceremezsem diye de kaygım yok, beni anlamazlarsa diye de evhamım yok. Beni zaten anlamazlar, sen hiç anlama. Dinleme. Sorma. Konuşma. Ben de seni anlamam, aramam, sormam. Biliyor musun kızmam! Benden öfkemi alınca geride ne kalır ki? Bana kalan yok, senin de tek şansın korku. Ama korkma. Ben olmadan hala nefes alıyorsun ya, daha çok çok sürer bu.
Bu içimden kalbime çarpa çarpa çıkan, beni yıkan yazıyı sana yazılmış sanıyorsun ya, sanma. Siz içimde bir değil iki çocuksunuz,ikinizde birbirinizden beter yokuşsunuz. Başa çıkamadım, itiraf da edemedim. En azından bu yazıda ederim sandım. Başa çıkamadığım gibi çıkış yolu da bulamadım.
31 Aralık 2018 Pazartesi
19 değil
Başlık bir kaç gündür kafamda dönüyor ama içeriğe dair fikrim yok hâlâ. Ne anlatayım ben daha, kelime peşinde koştuğumu söyleyenlere? Sonra geceleri aynada rastladığım müdavimime? Anlatayım da ne anlatayım? “Günlerden bir gün uzak diyarlardan, tabi o zaman hâlâ tayyör giyiyoruz” diye başlayayım. “İstanbul beyefendileri henüz son elçilerini piyasaya sürmemiş” diye benle ilgisi olmayan bir güruha sallayayım. “Yaşam biçimlerimize güncelleme kavramı gelmemiş, Dünya nüfusunun geometrik artışının başları; neyin ne olduğunun farkına varmadan yaprak sarması gibi ağır ağır pişiyoruz.” Diyeyim de fark et ironiyi. “Aaa kendinden mi bahsediyorsun?” de. “Künefe gibi küllü ateşte, marifetli bir Hataylının elinde dönüyor bile olabilirim, kendimden bahsetmek ne?”
“Neyse efendim zamanı bükme gayesi olan biriyle rastlaştık aynada” diye arsız arsız kendime sallamaya bayılıyorum. Senin hayatından bize ne diye düşünüyor okuyucu sürekli sürekli. “Bense dedim aynadakine ‘sen herhalde adam fawer okuyorsun ama onun kendine hayrı yok’" Boş konuşmanın kralını yapıyorum mimarlık merdivenlerinde. Aynadaki dedi mi sana “o zaten çok bozdu, yok oz'du yok bilmem ne…" Darıldım, en çok da Baudelaire'a. E diyemiyorsun ama adabı muaşeret gereği. Zibidi zibidi dolaştığın sokaklar salon müziğine varınca boynundaki metal zincirlerden utanıyor, blazer ceket giymiş olmayı diliyor insan. Çello dinlemenin bir adabı var. Bende ne ceketler ne yalanlar… Neyse aynadaki bükükle devam ediyor mesele… “İki tavla atalım diyor, ‘oyun bilmem’ diyorum oyun sevmediğimden. Bu hikaye de böyle kapanıyor, sıra geliyor benim hikayeye.
Bu satırları okuyan adam, ciddiyetle soruyorum. Ne anlatayım? Ne diyeyim ben sana. Şu ki, belki gelecek günlerimden bile beteri… Ben bu günü nasıl özetlerim? Bin senelik sanrılarımı nasıl bir seneye hapsedip, önüne meze diye sererim? Eskişehir ayazı postal dinlemez, çift kat çorapla baş mı gelinir soğuğa? Gelemedim. Bukle'nin önünde dalga geçmene de gelememiştim, ondan tam da Bukle'nin önünde küfür ettim. Siz biliyorsunuz ben solum, siz biliyorsunuz ben yozum, bi siz biliyorsunuz ben sağlam ayakkabı değilim. Altımın delik olduğunu çok iyi biliyorsunuz, siz çakmış gibi. El yapımı İtalyan ayakkabı performansı bekliyorsunuz yaptığınız çarıktan. O kadar ittirerek yazıyorum ki bu metni, gün boyu yaz yaz bitmedi. İstemiyorum, hiç içimden gelmiyor. Bu kadar sene içinde bu kadar bıkkınlık duyduğum bir yıl daha olmuş olamaz. Hele bu günü unutabilmem mümkün değil. Bundan önce biten günlerden daha bitik bu gün, en bitiği benim. Sayısını bilemediğim kadar insanla kontak halindeyim de hiç birini ne ben çözebiliyorum ne ben çözemiyorum… ne yapmalıyım, ne yapıyorum, hele sen ne yapıyorsun hiç bilmiyorum yapım gereği. Kusursuz eyeliner, kırmızı dudak, siyah kıyafet… Basit iki yüzük, beş basit küpe… Bu kadarım işte desem yalan, kararım içinden bahsetmemek üzere.
Bana ahlaksız sorular sordular, ahlak üzerine sorunlar peydah oldular, üstüne vazife olmayan ne varsa burnunu soktu insanlar. Kimse karışmasın istedim, danışmanım da karışmadı. Kanıma karışan baygınlığımsa 'kelime yapma Yaprak’ bağırışıyla uyanışa geçti. İyi kelime yapmayalım, iyi klişe olmayalım: iyi, kelime yapmayalım; iyi, klişe olmayalım. Biz üç kişi tek bedende kendimiz çalıp kendimiz oynayalım. Siz de izleyin anca kirvem ve aşkım.
Suratıma sürdüğüm elli maddeden elli birincisi iyi gelecek gibi. İzmir'de üç kere rastlaştığım adamla evlenmek için kemiksiz elli kilo olmak yetmiyor. Ki benim aklım zaten Ankara'da bir Karslıda. Gezegen hareketleri hakkında konuştuk bu gün bir kızla. Canım sen venüs retrosu derken benim lakabım Sincanlı ya!
Velhasıl kelam sene hakkında yazacak olduğum yok. Hay ben geçmişimi, hay ben geleceğimi… Küfür etmeden toparlamak hayli zor oldu bu metni. O yüzden burda bırakmak geliyor içimden. Metin, Sarp, Halil… ne güzel adamlarsınız gerçekten.
En hoşuma gitmeyen yıl dönümüm bu. En hoşlanmadığım doğum günlerinden bile beter bu. Bunca işim varken yine de biraz uyumayı deneyeceğim, rahatsız etmeyin. Sonuç olarak hay ben doğduğum günü sikeyim.
21 Aralık 2018 Cuma
Karşılaşma
Bu gece buraya uğrayacağını biliyorum, sırf bundan yazıyorum. Yüzüne bakmıyorumsa da seni kapımdan boş döndüreceğimi sanma. Ben nefret ettiğim insanlara bile yüz çeviremiyorum, sana nasıl çevireyim?
Herkesin anlattığıyla yansıttığı farklıdır. Sana ‘şöyle iyiyim, böyle kötüyüm’ diyeceğim, benim realistliğim yine objektif olmayacak. Kötü yanlarımı kendim seslendirince belki sana konuşma fırsatı kalmayacak. Elli yorum yapsan, birinin 'benden duymaya tahammül edemeyeceğinden sen söyledin” olmayacağı ne muğlak. Senden duymaya tahammül edemeyecek olmam zırva. Senle konuşamıyor olmak zaten hesabını tuttuğum dava. Kendimi çok garip iknalara zorluyorum. Aşama aşama on civarında senaryo, kafayı çizmiş hafızamda. Oturmaya çalışıyorum, oldurmaya çalışıyorum, olmuyor. Ölmüyor merakım, şu kanını döktüğümün acabaları bitmiyor. Ben kahve fincanları bitmesin istemiştim, derdinden kahveye düşmeyi kast etmemiştim.
Olmayacak biliyorum, olsa da mutlu olmayacağım biliyorum, olmasını da istemiyorum. Neyin olup bahsettiğimi de bilmiyorum. Ama geceleri sana yazıyorum. Bu kadar edebiyata, nasıl bu kadar kayıtsız kaldığına da anlam veremiyorum. Yazmayacağım artık.
17 Aralık 2018 Pazartesi
başı ayrı sonu ayrı yazı
Sana yazmaması gereken kalem anca dört beş saat dayandı. Sana yazmaması gereken kalem diyor ki "kır beni" Beni nasıl kırıyor seni gördüğüm ve görmediğim günler bir gör. "Yapma biterim" diyorum, "sonun gelsin" diyor kalem. Çevremde o adamlardan kalmadı, çok adam gitti de senden fazla anlam yüklediğim adamın birinin gidişi uyutmuyor geceleri. Saatin geç olduğu zamanlarda porsuk etrafında seni değil onu düşünüyorum. Artık girdiğimiz yoldan dönüş olmadığını iyi biliyorum, ama bu iletişimsizliğin kopuş olmayacağını da o kadar iyi biliyorum ki. Bizim aramızda bir bağ var, ben ördüm kendi elimle, ben yaptım. Hayatımda kimse için yapmadığımı onun için yaptım, şimdi gelsen sana o kadar değer vermem mesela. Bana sınır çizmeyi o öğretti. Onla ayrıldı yolumuz, seneler sonraya kaldı konumuz; kafam eskisi kadar aklında tutamıyor anıları. Unutacağım, yumuşayacağım... O kadar iyi biliyorum ki. Benim daha az sevmek için, onun daha çok sevmek için zamana ihtiyacı var. Kimseye sevgiyi de değeri de bu denli hibe etmemek gerektiğini gösterdi bana. Ondan sonra kimseyi bu kadar sevmem. Sırf bu bilgiyi anlayabilmek adına geçti belki onla beş senem. Kafam kalınlaştı, artık eskisi kadar kıvrak değil; belim inceldi, artık eskisi kadar güçlü değil; kalıba geldiğim oldu, punduna uyduğum, kendimden tiksindiğim... Cesaret gösteremediğim oldu, şişeler ardından cesareti buldum. Bana yüz vermedikleri oldu, senin de bulunduğun bir topluluk bu. Benim yüz vermediğim çok oldu, sanal bir bok çukurunu ciddiye mi alsaydım? Sekiz ay kadar sonra kabul edebiliyorum benle iletişim kurmak zorunda olmadığını. Ha bana attığın engeli hâlâ anlamıyorum, "aramayacağım" deyince aramayacak kadar sözünün eriyim ben.
Hadi sen elin oğlusun, bi zaman sonra silineceksin. Bilmediğim bir duygu sonucu, cahilliğime denk geldin. O birinin silinmeyecek olduğu muhakkak, ne yapacağım? Senden altın kemer isteyeceğime dair dalgalar döndürdük, kafes maçı kazanmak gibi bir metaforu var. Ortadoğuluyum ve bileğim ince, kandıramazsın bilezikle. Pırlanta da takmam, elimi kana bulayamam. Sen belime kemer, o koluma kelepçe; siz ne güzel arkadaş oldunuz tanışmadan.
Yükümlülük gibisin demeye yazmadım bu lafları. Onla da savaşmaya takatim yok. Yenileceğim korkum beni gündüzleri gezemez etti. Renkli giyinmeme müsaade etmeyen bir yasın içindeyim. Okulum, ailem, çevrem, uyku çorabım, karbonatlı cilt bakım maskem... Yaşadıklarım... Başıma gelenler... Onla paylaşmıyorum. O da çoğu şeyi bana anlatmamış... Ben daha önce ne yapıyormuşum da içimde tutuyormuşum bilmiyorum. Anlatsam hâlâ dinlemek isteyecek insanlar da var, haklarını yiyemem. Ama ben sana yazmayı tercih ettim. Sıkça olmasa da okuduğunu biliyorum beni. Oku tabi, ben olsam ben de okurdum. Okumasan da canın sağolsun. Senle derdim tasam kalmadı, bir vaadin olmadı ki şımarıklığına kızayım. Sen de böyle bir insansın, seni de onu alıp kabul ettiğim gibi aldım kabul ettim ben. Eskisi kadar esamen de kalmadı, dediğim gibi unutmam yakın. Sadece böyle bazı anlarda çok duygusal oluyorum. Kendime zarar vermemek için yazmayı seçiyorum. Yazmak kendime zarar vermenin en güzel yolu, yazmamak da. Yazamamak en fenası, yaşamamak... Ama bunla ilgili derdim kaydım kalmadı. Seni ya da onu istediğimden de emin değilim. Olsaydınız çok güzel olurdu. Ama "Ne yapsalar boş, göklerden gelen bir karar vardır." Tevekkül ettim, "Mevlam görelim n'eyler, n'eylerse güzel eyler." Dedim. Bir dahaki metinde senle dertleşmemek dileğiyle. Ha Metin ikinize de ayar olmuş vaziyette. Bense herkes için iyi dileklerde bulunuyorum, umarım her şey iyi olur.
Hadi sen elin oğlusun, bi zaman sonra silineceksin. Bilmediğim bir duygu sonucu, cahilliğime denk geldin. O birinin silinmeyecek olduğu muhakkak, ne yapacağım? Senden altın kemer isteyeceğime dair dalgalar döndürdük, kafes maçı kazanmak gibi bir metaforu var. Ortadoğuluyum ve bileğim ince, kandıramazsın bilezikle. Pırlanta da takmam, elimi kana bulayamam. Sen belime kemer, o koluma kelepçe; siz ne güzel arkadaş oldunuz tanışmadan.
Yükümlülük gibisin demeye yazmadım bu lafları. Onla da savaşmaya takatim yok. Yenileceğim korkum beni gündüzleri gezemez etti. Renkli giyinmeme müsaade etmeyen bir yasın içindeyim. Okulum, ailem, çevrem, uyku çorabım, karbonatlı cilt bakım maskem... Yaşadıklarım... Başıma gelenler... Onla paylaşmıyorum. O da çoğu şeyi bana anlatmamış... Ben daha önce ne yapıyormuşum da içimde tutuyormuşum bilmiyorum. Anlatsam hâlâ dinlemek isteyecek insanlar da var, haklarını yiyemem. Ama ben sana yazmayı tercih ettim. Sıkça olmasa da okuduğunu biliyorum beni. Oku tabi, ben olsam ben de okurdum. Okumasan da canın sağolsun. Senle derdim tasam kalmadı, bir vaadin olmadı ki şımarıklığına kızayım. Sen de böyle bir insansın, seni de onu alıp kabul ettiğim gibi aldım kabul ettim ben. Eskisi kadar esamen de kalmadı, dediğim gibi unutmam yakın. Sadece böyle bazı anlarda çok duygusal oluyorum. Kendime zarar vermemek için yazmayı seçiyorum. Yazmak kendime zarar vermenin en güzel yolu, yazmamak da. Yazamamak en fenası, yaşamamak... Ama bunla ilgili derdim kaydım kalmadı. Seni ya da onu istediğimden de emin değilim. Olsaydınız çok güzel olurdu. Ama "Ne yapsalar boş, göklerden gelen bir karar vardır." Tevekkül ettim, "Mevlam görelim n'eyler, n'eylerse güzel eyler." Dedim. Bir dahaki metinde senle dertleşmemek dileğiyle. Ha Metin ikinize de ayar olmuş vaziyette. Bense herkes için iyi dileklerde bulunuyorum, umarım her şey iyi olur.
10 Aralık 2018 Pazartesi
en sevgilinin farkı
omuz. geniş olup olmamasını benim gibi ağır fetişistler bile umursamaz o en sevgili olan kişide. o omuzlar ki her ne renkte biçimde görünüşte olursa olsun, evvela sığınak olmalı. saran olmalı, sargılayan olmalı; sorgulayan olma faslını yaranın berenin iyileşmesine bırakmalı. o omuz ki yaslanan sevgiliye huzur olmalı en çok. Varsın güven vermesin, kalıcı olduğunu iddia etmesin; o an için bile söz vermesin gerekirse. ama o bazı nefessiz kalınan anlarda var olsun. sayılı anın yaşattığı his için varlığımızı sürdürdüğümüz bu dümende, mengenemizin sıkışmasına engel olacak genişlikte olsa o omuz kafi. soluk soluğa kaçmaktayken, ıslak ve evsiz bir sokak köpeği kadar çaresizken merhamet edebilen bir omuz olsun o. başını yasladığın anda en yumuşak yastıkların kıskandığı, çarpışmaya girdiğinde en güçlü zırhın dayanıklılığına erişemediği, sadece senin olduğu onun sözüyle mühürlü bir omuz... o omuz ki, başını koyduğun anda tüm dertlerini orada kaybetmelisin. kendini ona bıraktığın anda ruhunda ve vücudunda ne kadar yara varsa iyileşsin, sende kalan tek iz onun izleri haline gelsin. ona başını yasladığında hayatında uyumadığın kadar derin bir uykuya dalabilmelisin. uykuda mısın uyanık mısın anlamadan rüyalarla yaşayabilmelisin. o ilk temasta kesilen nefesin uzun zaman geri gelmemeli, onun sana değen nefesiyle candan geçmeli ama ondan vazgeçememelisin. dokunduğun yerden yanmalısın, yakmalısında. ufak kıvılcımınız alev alev yakmalı, birbirinize ait yapmalı sizi. elin nazikçe gezinirken başın dönmeli, kulakların uğuldamalı, gözün kararmalı. heyecanının yoğunluğundan dış sesler kesilmeli, sen fark etmemelisin.
o omuza değdiğin gibi bitersin. mahkumiyetlerin biter, eksik hissetmen geçer, kolundan kelepçen çıkar, özgürlüğü bulursun. o omuza değdiğin gibi yanarsın. ışıl ışıl bir lamba gibi, geceleri aydınlatırsın; kağıt fenerler gibi şenlikleri bağırırsın; dilek balonu gibi, titrek ışığınla umudu çağırırsın. o omuza değdiğin gibi sonun gelir. mutlu sonun gelir. hele sonra o senin omzuna değince birde... sonu gelmesin istenen gecelerin sonu gelmez.
devamını yazacağım dostlar. altın olsa dönüp almayacağım bir bozkıra yazacağım. geceleri sabaha ulaştıran bu mimar biraz olsun projesine baksın artık, sabaha az kaldı.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)